9 Aralık 2015 Çarşamba

Zıtlıkların Düşmanlığı: Şarkiyatçılık & Garbiyatçılık

Zıtlıkların Düşmanlığı: Şarkiyatçılık & Garbiyatçılık

İnsanoğlu varoluşundan buyana doğayımaddeleri,kendisini hep zıtlıklar üzerindenvar ettiBu kimi zaman dünyayıalgılamak için çok iyi bir metodolurken kimi zaman da kenditopluluğundan olmayanlarüzerinden kendini yaratırkenkarşı tarafışeytanlaşmıştır/düşmanlaştırmıştırŞarliyatçılık ve Garbiyatçılık da bu zıtlıkların üzücüörnekleridir.
Şarkiyatçılık kavramının sözlük anlamı“Doğu’ya ait olan ya da Doğu’yu hatırlatan herşeydir”. 19. yüzyılda gelişen bir bilim dalı olan ŞarkiyatçılıkFransızca “Orientalisme”kelimesinden türemiştirDaha genel bir anlamla Şarkiyatçılık“Doğu ülkelerinin din, dil,tarih ve medeniyetlerini araştıran ilim dalıdır”.[1] Şarkiyatçı (orientalistekelimesinegelince genel olarakDoğu dilleri ve Doğu Bilimleri uzmanı anlamında olup Doğu (Şark)topluluklarının tarihini,dininidiliniedebiyatınıkültürünü ve diğer bazı noktalarınıaraştıran bilim adamı anlamında kullanılmaktadır.[2] Şarkiyatçılık bir entelektüel tavır olarak sadece belirli bir kesim batılıya özgü değildir. Şarkiyatçı yaklaşımı benimsemeyen Batılılar olduğu gibi, onu benimseyen doğulular da vardır.[3]
Bir zamanlar Doğu imparatorları tarafından fethedilmeye çalışılan Batı artık kendisini Doğu’nun kurtarıcısı olarak görmeye başlamıştır. Hindistan, Çin, Osmanlı İmparatorluğu, Arap Yarımadası farklı farklı malzemeleri aynı sonuçları çıkarabilmeleri için şarkiyatçıya sunuyordu. Avrupa’da bir ilim düzeyinde Şarkiyatçılık ile uğraşılır olmuştu. Diğer taraftan gelişmeler aktarılırken Konfüçyüs’ün belirlediği felsefi yaklaşımlar, İbni Haldun’un tarihsel yöntemi ya da İbni Sina’nın araştırmalarının vardığı sonuçlar gibi Doğu’nun üretimleri yok sayılmakta ve tekrar keşfedilmekteydi. “Şarkiyatçılık ilmi” yok sayılanlarla geri ve mistik olanın açıklanmasıyla ilgiliydi.

Edward W. Said'e ve belli başlı eleştirmenlere göre Batı, yarattığı Doğu üzerinden kendini tanımlamaktadır. Bu tanımlama Doğu’yu aşağılayarak gerçekleşir. “James Balfour ve Cromer Earl de bu öteden beri  gelene uyup çeşitli terimler kullandılar. Şarklı mantıksızdır (günahkardır), çocuksudur, “farklı”dır; buna karşılık Avrupalı aklı başında, erdemli, olgun, “normal”dir.”[4] Said, Şarkiyatçılığın nesnel bir bilgi olmadığını; Batı sömürgeciliğinin Doğu üzerinde hegemonya geliştirmek amacıyla oluşturulduğunu vurgular. “Tüm olumlu değerlerin taşıyıcısı olan Batı” Şarkiyatçılar tarafından, olumsuzluklarla boğuşan Doğu'yu kurtaracak güç biçiminde tanımlanır. “Şarkiyatçılığın özü Batı’nın üstünlüğü ile Şark’ın aşağılığı arasındaki silinmez ayrılık ise, Şarkiyatçılığın gelişimi ve sonraki tarihiyle bu ayrılığı derinleştirdiğini, keskinleştirdiğini görmeye hazır olmamız gerekiyor.”[5]

Batı bilimi ya da garbiyatçılık olarak Türkçeye çevrilebilecek olan oksidentalizm, şarkiyatçılık/oryantalizm terimlerinin karşıt anlamlısıdır. Sözlük anlamı olarak occidental kök kelimesinden türeyen kavram, Batılı, Batı’ya ait anlamlarını içerir.[6] “İnanç-ibadet,örf-âdet, tarih, coğrafya, iktisat, siyaset ve sosyo-kültürel olmak üzere bütün yönleriyle Batı’yı araştıran ilim dalı veya Doğu’nun Batı’yı edebî, entelektüel-akademik yazının konusu haline getirme çabası olarak tarif edilebilir. Batı-dışı toplumların oryantalizmin aksine kendi Batı’sını oluşturma ve modernliği Batı’nın tekelinden kurtarıp kendi modernliğini tesis etme gayretidir.[7] Bu çerçevede ilk defa Japon düşünürler  bu kavramı ortaya atmıştır. Özellikle Amerika’ya karşı kullanılmıştır. Tabi daha sonra bu düşmanın yanına Avrupa da eklenmiştir. İlginçtir, Japon düşünürlerin yarattığı bu kavramın içine zamanla Japonya da içine girmiştir.
Şarkiyatçılıkta “Doğu'yu adam etmek” en önde gelen amaçtır. Garbiyatçılık ise, Şarkiyatçılığın ortaya koyduğu önyargılı bakış açısına karşı, genel anlamda Batı'yı, ama özellikle Avrupa'yı eleştiren hatta bir yerden sonra kötüleyen ve basmakalıplara dayanan görüşler toplamına verilen addır.

Modernlik ile Batı'yı, özellikle de Avrupa'yı özdeşleştirip, bunun Doğu'nun manevi kültürünün parçalayıcısı olduğunu söylemek, Garbiyatçılığı ateşli biçimde savunan ve benimseyenlerin hemen girmeyi tercih ettiği yoldur. Buradaki tutamak “Batı pop kültürünü, küresel kapitalizmi, ABD dış politikasını, büyük şehirleri ya da cinsel serbestliği bahane ederek Batı'ya savaş açma arzusudur.” [8] Diğer bir deyişle, bunları kullanarak taraftar edinmek ve böylelikle kendi savaşımını güçlendirmek ana amaçtır.

Ian Buruma ve Avishai Margalit, pek çok “izm” gibi Garbiyatçılığın (Oksidentalizmin) da Avrupa'da doğduğunu savunur. Bugün Garbiyatçılığın çağdaş biçimleri Amerika'ya yoğunlaştığından “anti-Amerikanizmin, belirli Amerikan politikalarının, İsrail ya da çokuluslu şirketler ile IMF ve küreselleşmenin doğal sonucu olarak” algılanmakta ve nitelenmektedir.”[9]

Garbiyatçılık tüm bunlar göz önüne alındığında, tam anlamıyla anti-Amerikanizm midir? Buruma ve Margalit'in bu soruya yanıtı olumsuzdur. Garbiyatçılık, kendi karşıtı olan ve kendisini savunduğu Şarkiyatçılık gibi insancıllığın içinden insanı silmiştir; o da Şarkiyatçılık gibi bağnaz ve indirgemecidir. Kısacası arı bir ötekileştirmeyi kurar ve işletir; buradan güç kazanmaya çabalar.

Buruma ve Margalit'in “Garbiyatçılık damarı” dediği şey de böylece kendini açığa vurur. “Bu damar, köksüzlük imgesiyle (...) şehre; bilim ve akılcılıkta kendini gösteren Batı düşüncesine, burjuvaya ve saf inanca dünyada yer açabilmek için kafası ezilmesi gereken kafirlere düşmanlıktır.”[10] Bu uğurda mücadele etmek aynı zamanda kutsal bir görev olarak anlaşılır.


Garbiyatçılık için Batı şehri pek de olumlu anlamlar taşımaz: “Şehir dev bir pazaryeri olarak algılandığından, her şey ve herkes satılıktır; oteller, genelevler ve büyük marketler iyi hayat düşleri satar. Para, insanlara içinde doğmuş oldukları bir hayat tarzıyla davranabilme olanağı verir. Şehirlilerin hepsi yalancı görüntüsü yansıtır.” Garbiyatçılar, şehir, kapitalizm ve Batılı makine uygarlığını “doymak bilmez bir otomat olan ruhsuz bir orospu” şeklinde tanımlar.[11]

11 Eylül'de “intikam alınan semboller de “böyle” bir şehirde bulunuyordu: “New York, Amerikan İmparatorluğu'nun başkentiydi; bütün ırk, millet ve inançların bir arada olduğu küresel kapitalizmin hizmetinde çalışanların doluştuğu İkiz Kuleler, 'kutsal savaşçıların' nefret ettiği en büyük modern İnsan Şehri'nin temsilcisiydi.”[12]

Şehir bir bakıma ayartıcı havanın hüküm sürdüğü yerdir ve iğrenç şehvetleri kolayca tetikleyebilir. Burada vurgulanan saldırganlığın doğal sonucu öç almadır ve kendisinden öç alınacak olan da şehir insanlarıdır. Şehir insanlarına insanca davranmamak gerekir, çünkü onlar ruhlarını kaybetmiştir. [13] Buruma ve Margalit'e göre “politik ve dinsel ya da onların karışımı” pek çok yıkıcı “devrim”, “şehirden etkilenmemiş şehirlilerin fikri olarak şehirde doğmuştur.

Şarkiyatçılık üzerinden Doğu’yu adam etmeye çalışan Batı kendi eliyle düşmanını yaratmıştır. Zıtlıkların düşmanlığı bu tarihsellik ve sosyolojik üzerine bina edilmişken  dünya barışının tesis edilmesi için çalışacak olan biz gelecek nesillerin işi çok zor olacaktır.
 



[1]  Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, “Oryantal”, cilt 9, Meydan Yayınevi, İstanbul s. 625 ; ayrıca bkz. S.,Germaner; Z. İnankur, Oryantalizm ve Türkiye, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul, s. 9.
[2]  Selahattin Sönmezsoy, Kurân ve Oryantalistler, Fecr Yayınları, Ankara, 1998, s. 25.
[3] Recep Şentürk, “Oryantalizm ve Sosyal Teori”, Oryantalizmi Yeniden Okumak Batı’da İslam Çalışmaları Sempozyumu, (11-12 Mayıs 2002 Adapazarı), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2003, s.43.
[4]Edward W. Said, ŞarkiyatçılıkMetis Yayınlarİstanbul, s.49
[5] Edward W. Said, Şarkiyatçılık, Metis Yayınlar, İstanbul, s.51
[6]  Necmettin Arıkan, Golden Dictionary, Altın Kitapları Yayınevi, s. 410.
[7] Ali Şükrü Çoruk“Oryantalizm Üzerine Notlar”, Afyon Kocatepe Üniversitesi SosyalBilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Dergisi / C. 9, S. 2, Aralık 2007, s. 199.
[8] Ian Buruma &AvishaiMargalit, Garbiyatçılık, YAPI Kredi Yayınları, İstanbul, s. 12
[9] Ian Buruma &AvishaiMargalit, Garbiyatçılık, YAPI Kredi Yayınları, İstanbul, s.14
[10] Ian Buruma &AvishaiMargalit, Garbiyatçılık, YAPI Kredi Yayınları, İstanbul, s. 16
[11] Ian Buruma &AvishaiMargalit, Garbiyatçılık, YAPI Kredi Yayınları, İstanbul, s.22
[12] Ian Buruma &AvishaiMargalit, Garbiyatçılık, YAPI Kredi Yayınları, İstanbul, s.24
[13] Ian Buruma &AvishaiMargalit, Garbiyatçılık, YAPI Kredi Yayınları, İstanbul, s.41

Garbiyatçılık (Occidentalizm)

Garbiyatçılık (Occidentalizm)

GARBİYATCİLİKYazar: Nurettin ÖZER
“Batı’nın düşmanlarınca insanlık dışı resmedilmesine biz Garbiyatçılık diyoruz… Bizim savlarımızdan biri de kapitalizm, Marksizm ve daha bir çok modern ‘izm’ gibi, dünyanın başka yörelerine ihraç edilmeden önce ‘Occidentalism’in (Garbiyatçılık) de Avrupa’da doğduğu yönündedir” diyor Ian Buruma ve Avishai Margalit adlı yazarlar, kitabın daha girişinde.
‘Düşmanlarının Gözünde Batı’ alt başlığıyla sunulan bu kısa çalışmada yazarlar, olgunun tarihsel, felsefik, dinsel ve siyasal temellerini açıklamaya çabalamışlardır. Bu amaçla kitap altı bölüme ayrılmış, düşünceler temellendirilmiştir.
İlk bölümlerin şehir olgusu ile tacir ve kahraman değerlerine ayrılması, meselenin bilinçsel köklerini ortaya koymak bakımından önemlidir. Çünkü, ‘Garp Şehri’ başlığı altında, dinsel ve felsefik açılardan ‘şehir’ imgesi masaya yatırılırken, ikinci bölümde tacirliğin konformist ve hazcı hedefleri ile erdem, asalet, üstün yaşam gibi idealist değerlerin çatışması açımlanmaktadır. Buna göre şehir olgusu, hem içindeki yoğun maddiyatçı ve ahlaki olmayan yaşamdan ötürü öteden beri ‘sin city – günah şehri’olarak görülürken, hem de ideal olmayan dünyevi yaşam biçimini öne çıkarması nedeniyle karşıtlarında kendisine hasmane bir tutum oluşmasına yol açar. Zira ‘şehirde Tanrı değil, para geçerlidir.’ Çalışmanın da ortaya koyduğu üzere bu sadece dinsel metinlerde değil, aynı zamanda özellikle Alman ve daha sonra Rus romantikleri arasında da oldukça kabul gören bir yaklaşımdır. Romantikler şehrin yerine ‘taşra’yı koyarlar; ilki meta’yı, mekanik’i, ikincisi organiği imler. Böylelikle şehrin tutkular ve hırslarla örülü dünyevi yaşamının karşısında dinsel, mekanik ilişkilerinden ötürü romantik idealizm, sermayenin belirleyici güç olmasından ötürü de Marksist muhalefet belirir. İşte garbiyatçılık, bu üç muhalefet biçiminin çeşitli yerel dinamikleri de yanına alarak ve değişik kombinasyonlar oluşturarak bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Kitabın örneklerinden gidilecek olursa, Arap Baasçılığı kadar Müslüman Kardeşler hareketi de garbiyatçıdır. Yirminci yüzyıl başlarındaki Japon garbiyatçılığı kadar Sovyet Sosyalizminde’de garbiyatçılık bulunur ve elbette Mao’nun Çin’ininde de.
2008 yılında YKY tarafından dilimize kazandırılan bu çalışmada, garbiyatçılığın Avrupa kökenli olduğu söylenirken, Alman idealist-romantik felsefesi ile daha sonra ondan bayrağı devralan Rus romantikleri ön plana alınır. Ancak bu yerinde bir tespit olduğu kadar doğaldır da, zira modernlik olgusuna ilk muhalafetin ilk önce bunu yaşayan ülkelerde (Fransa ve İngiltere), daha sonra komşu ülkelerde (Almanya ve Rusya) ve en nihayetinde de modernizmin her türlü etkisinin yayılmaya başlandığı diğer ülkelerde (Ortadoğu ve Asya) mekansal ve zamansal dizge içerisinde görülmesi açıktır. Ancak sistemli bir düşünce olarak Alman idealizmi’nin diğer bütün muhalefetleri etkilediği bu çalışmada açıkça görülür. Yine ek olarak Asya’nın Avrupa maddeciliğine karşı soyut olanı, maneviyatı, kuru bilgi ya da mekanik akıl yerine hikmet’i ön plana çıkardığının yazarlarca doğru biçimde ele alındığını görmek gerekir.
İş, her ne kadar aydınlanma düşüncesi, bilim ve teknik,  kapitalizm ve dünyeviliğin merkezde olduğu modernizm etrafında biçimlense de, olgu zaman içinde topyekün batı’yı, eskilerde sadece Avrupa, ama şimdilerde buna ek olarak Amerika, İsrail ve hatta Japonya’yı da içine alacak şekilde genişlemiştir. Ve hatta en son olarak Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezinde dillendirmesiyle artık tastamam bir medeniyeti… Bu genişleme sürecinin elbetteki batı’nın dünyaya bir çok yönden hakim olmasıyla sıkı sıkıya bağlantısı vardır. Ancak batı’nın artan hakimiyetine tepki sadece moderniteye duyulan hissi tepkiyle açıklanamaz; çünkü bu eserin başarıyla ortaya koyduğu gibi, rakip toplumlarda bile modernleşme gerekli görülmüş ve çeşitli tonlarda uygulamaya konulmuştur. Batı dışı toplumların paradoksu da asıl burada başlar: Modernleşmeciler artık batı’nın yerli ajanları görülürken, muhalefet te bunlara yönelir. Burada durum tamamen nötr halde değildir. Çoklukla modernleşmeciler de ‘yerli şarkiyatçı’ konumlarından rahatsız değillerdir.
Yazarlara göre,  garbiyatçılığın fikri temelleri Avrupalı olsa da, bir tek radikal islamcılar bundan ayrılır. Çünkü onlar için batılı olan ne varsa kötüdür; bu topyekün karşı duruşun kaynağı ‘dinsel saflık’ iddiasıdır. Mevdudi, Seyyid Kutup, Ali Şeriati gibi isimler bu hareketin temsilcileri olarak değerlendirilir ve El Kaide, Müslüman Kardeşler gibi örgütler buna örnek gösterilir.
Kitabın ilk basımının yapıldığı 2004 yılından bu yana tam dokuz yıl geçti. 11 Eylül saldırıları sonrası dünyanın tozduman olduğu zamanlardı o aralar. Aradan geçen süre içinde Irak ve Afganistan işgal edildi ve hatta işgalciler uzun yıllar kaldıktan sonra geri çekildi; en önemlisi günümüzde de halen devam etmekte olan Arap dünyasında peşisıra devrimler başgösterdi. Kitabın yazarı ve düşünürleri, daha o zamanda iken asıl meselenin İslam dünyası içinde olup biteceğini ve batı’nın buna müdahil olmaması gerektiğini savlıyorlar. Fakat yine de bütün bu olanlardan ve okumalardan sonra, dünya’nın (batı?) tercihinin hangi yönde olduğunu ve olacağını anlıyorsunuz: daha fazla modernleşme

İslamcılık, Oryantalizm ve Garbiyatçılık.

İslamcılık, Oryantalizm ve Garbiyatçılık..
 
Edward Said, "oryantalizm"i (Şarkiyatçılığı) ''sömürgeciliğin keşif kolu'' olarak nitelemekte haklıydı çünkü oryantalizm çalışmalarının tarihi ile Batı sömürgeciliğin tarihi neredeyse biribirine paralel gitmiştir. Öte yandan "Şarkiyatçılık", Batı''nın İslam''a, İslam dünyasına ilişkin önyargılarının yanı sıra bilgisizlik ve cehaletle de malüldür.

Zachary Lockman "Hangi ortadoğu? Oryantalizm, tarih, siyaset "başlığıyla Türkçeye çevrilen kitabının önsözünde bazı eğitimli Avrupalıların 16. Yüzyılın ortalarında Osmanlı devletine karşı saygı, hatta hayranlık duyduklarını, sonrasında ise Avrupalıların gözünde bu saygı ve hayranlığın yerini Osmanlıların despotizmi, toplumal ve kültürel geri kalmışlığı sembolize ettği şeklinde bir küçümsemeye bıraktığını kaydeder.

Lockman devamında şunları da söyler:

"Benzer biçimde sömüregecilik çağında Avrupalı güçler büyük ölçüde Arap topraklarının (ve gezegenin geri kalanının büyük kısmını) hakimiyetleri altına aldıklarında Avrupa''daki pek çok bilim adamı ve devlet görevlisi sömürge hakimiyetini meşrulaştıran ve destekleyen bilgi biçimlerini teşvik etti."

1800''lerin sonlarından itibaren İngiliz oryantalistlerin ve nüfuz ajanlarının bilhassa Mısır ve Suriye merkezli olarak, "Osmanlı hilafeti"nin meşruluğunu tartışan yayınlara ve müelliflerine iştiyakla destek verdiklerini hatırlatmalıyız. Paradoksal olarak İslamcılığın da büyük ölçüde Batı sömürgeciliğine müslüman aydınların ve ıslahatçı din adamlarının tepkisinden beslendiğini de ifade etmeliyim.

"İslamcılık", Kuran''a ve sahih Sünnete dayanmak suretiyle, Batı karşısında, Batı gibi gelişerek müslüman toplumu muhafaza etmenin yahut savunmanın mümkün olduğu fikrine dayanıyordu. 20 yüzyılın parçalanmış İslam dünyasında müslümanlara makul bir çıkış yolu olarak gözüküyordu.

"Kapitalist" ve "Sosyalist" olarak ikiye bölünen bir dünyada müslümanlar için yegane seçenek olarak benimsenen İslamcılık çeşitli ifade biçimleriyle İslami dünya görüşüne dayanıyordu..

* * *
Batı sömürgeciliğine ve "oryantalizm"e karşı müslüman entelektüeller arasında da Batı''yı dünyanın(ve İslam coğrafyasının) başına gelen bütün kötülüklerin kaynağı olarak gören, "anti-batıcılık" anlamında bir "Garbiyatçılık" gelişti.

"Siyasi İslamcılık" olarak nitelenen akımların Batı''ya bakış açılarının "Garbiyatçılık"

* * *
literatürünün oluşmasında büyük rolü var. (Garbiyatçılık literatüründe Sovyet Rusya Komünizmi, Çin Sosyalizmi ve diğer Güney Asya Budist ve Hindu entelektüellerin Batı''ya karşı geliştirdikleri tepkilerin de geniş yer tuttuğunu belirtmeliyim).
Mesela Ian Buruma ve Avishai Margalit, "Garbiyatçılık: Düşmanlarının gözünde Batı" başlığıyla Türkçeye çevrilen kitapta Doğu''nun farklı din, kültür, düşünce ve siyaset odaklarından Batı''ya, Şarkiyatçılığa yöneltilen söylemleri ve tepkileri inceliyorlar.

Sömürgecilik koşullarına tepki olarak öyle görünmüşse bile temelde İslamcılık, dünyayı "Doğu-Batı", "İslam ve Batı" diyerek ayırmaz. Ve elbette İslamcılık, Batı''yı Garbiyatçılığın handikaplarına düşmeden kritik eden ve onu aşan bir düşünce ve siyaset geliştirmeye hem elverişli hem de muktedirdir.

Müslüman dünya görüşünün küresel bir ifadesi olarak İslamcılık, insanlık adına ahlaki çıkış yolları gösterebilir elbete ama sorun da zaten ''İslamcılık'' değil, ''İslamcılar''. Tartışılması gereken İslamcıların müslümanlığın çağlarüstü ilkelerini Doğu, Batı ayırmadan bütün insanlığa arzetmeye ve insanlık adına ortak bir fayda sağlamaya entellektüel olarak güç yetirip yetiremeyecekleridir.

Sürgü beldesinde davul kavgası

Malatya''da, "Sürgü" beldesinde yaşanan tatsız olayı hemencecik bir alevi-sünni kavgası olarak göstermek ve bir takım genellemelerde bulunmak son derece yanlış. Her konuda olduğu gibi bu tür meselelerde de aceleci davranılıyor, aslı faslı tahkik edilmeden, sadece bir tarafın söylediklerine göre hükümler veriliyor.

Geçmişte de aslında ''şahsi'', ''siyasi'', veya ''ideolojik'' nedenlerden dolayı çıktığı halde "oruç" yüzünden çıkmış gibi sunulmuş olaylara da tanık olduk. Öyle olaylar da oldu ki o dönemde egemen medya tarafından nasıl sunulduysa o şekilde hafızalarda kaldı. Hakikatin kendisi önemsiz bir ayrıntı olarak bir kenara atıldı.

Ramazan ayının "sabır", "hoşgörü", "merhamet", "paylaşım", "saygı" ve "sevgi" ayı olduğunu bilmek yetmiyor, yaşamak da gerekiyor. Oruç tutmayanların hakları ve hukukları elbette hürmete layıktır. Sevap kazanmak için yapılan bir ibadetin günah kazandırmasından titizlikle sakınmalıyız.

Aslında, davul sesinden rahatsız olan aile, davulcuyla kavga etmek yerine önceden belediye ile yahut başka mekanizmalar ile(Müftülük, ileri gelen aileler vs) bu konuyu görüşerek bir çözüme bağlayabilirdi. Bu tür meseleler önceden konuşarak, hürmet ve muhabbet çerçevesinde çözülebir meseleler. Oruç tutmayan ailenin penceresinin önünde elbette davul da çalınmayabilirdi. Niye çalınsın ki zaten?

Suyu daha fazla dalgalandırmak yerine bu olaydan gereken dersleri çıkarmak lazım. Bir daha bu tür olayların vuku bulmaması için önceden gerekli konuşmaları yapmak, önlemleri almak gerekiyor.

Ne sünni aleviyi, ne de alevi sünniyi üzsün. Alevi-sünni kavgasından, Türk-Kürt kavgasından keyif duyanlara fırsat vermeyelim. Her kesimde art niyetli, hatta provokatörler, provokatif kişilikler bulunabilir, toptancı davranmayalım. Küçüktür diye küçümsemeyelim ama olduğundan fazla da büyütmeyelim.

40 Yaşında Öğrendiğim 4 Gerçek